Berlin İzlenimleri

Bir süreliğine İtalya’dan Almanya’ya taşındım. Geçen yılki Koblenz deneyimimden sonra bu yılki rotam Berlin oldu. Birbiriyle taban tabana zıt bu iki şehir, bana genel itibariyle bambaşka tecrübeler sunsa da; ait oldukları ülkeye dair düşüncelerimde derin değişiklikler yaratmadı: Almanya, romantik insanlar için alışması oldukça zor bir ülke.

***

Hakkında uzun uzadıya ahkam kesecek kadar çok vakit geçirmedim ancak bu durum, Berlin’in bana hissettirdiklerini aktarmama engel değil. Bu yazının kimlere hitap edeceği konusunda ise kafam biraz karışık. Ne Berlin’e turistik nedenlerle gidecek olanların ne de yaşamak için Berlin’i seçeceklerin sorularına yanıt verebileceğimi sanmıyorum. Dolayısıyla Berlin’de hayat ya da Berlin’de yaşam gibi Google aramalarıyla bana ulaştıysanız ve aceleniz varsa, bu yazıyı sonraya bırakın. Zira benimkisi –kitaplarımı okuyanların bileceği üzere- kervanı yolda düzmek.

Bir yere geçici gözle bakarsınız ama sonra size kaçak göçek bakan bir çift gözdeki derinliğe kapılır; bavullarınızdan bile önce açtığınız kalbinizin sesiyle orayı evinize dönüştürürsünüz. Ya da tam tersi olur ve her yanından kuş sesleri gelen cennet yerlerde melankoliden başka bir şey bulamaz ve arkanıza bile bakmadan oradan ayrılırsınız.

***

Travmalı toplumların insanlarını diğerlerinden ayırmak oldukça kolay. Üstelik kendi dillerinde konuşurken onları anlamanız gerekmiyor. Jest ve mimiklerine bakarak ne anlatmak istediklerine odaklanmanız da şart değil. Yaşadıkları şehirlerin düzeni, balkon ve pencereleri, trafik ışıklarının süresi, yemeklerin porsiyonu, giyimleri, şehrin merkezini kesen yolların şerit sayısı, park halindeki arabaların nizamı, kaldırım genişlikleri, metro istasyonlarındaki dükkanlar, evsizlerin kendine mesken seçtiği bölgeler, marketlerdeki ürün düzeni ve daha nicesi; size mutlaka fikir verecektir. Biliyorum, bir yere gezmeye geldiğinizde pek çok detay -siz zaten geri döneceğiniz için- odak noktanızda olmuyor ve oradan döndükten sonra aklınızda kalanlar, çoğunlukla orada geçirdiğiniz zamanın kalitesine bağlı olarak şekilleniyor. Ancak yine de başka toplumların şehirlerini adımlarken orada geçireceğiniz süre farketmeksizin biraz daha detaycı olmakta fayda var. Vedat Milor ve Gökhan Atılgan ikilisi, şaraptan bahsederken onu anlamanın en iyi yolunun daha çok şarap içmekten geçtiğine vurgu yapmıştı. Şehir gezmeye de böyle bakabilirsiniz. Ne kadar çok gezer, ne kadar çok görürseniz; bir sonraki şehrinize o kadar hazır varırsınız çünkü kıyas yapabilecek hale gelebilmenin en sağlam yolu kıyas yapılabilecek konu başlıklarını çoğaltmaktan geçiyor.

Yeni bir şehre giderken orada yaşayan arkadaşlarınızdan yardım isteyecekseniz, size ufak bir hatırlatma yapmama izin verin: ”Bu şehri neden seviyorsun?” sorusuna verilen yanıtlar çok önemlidir. ”Bir sürü marka var, aradığın her şeyi bulabiliyorsun.” gibi yanıtlar alıyorsanız, o şehri size tanıtması için bir başkasına ihtiyacınız var demektir.

***

İki savaştan da mağlup ayrılan bir ülkenin savaşlardan sonra da travma yaşamaya devam eden şehrinde, tüm bu süreçlerin yarattığı tahribat neticesinde ortaya çıkan müthiş bir karşı koyma hâli var. Üstelik kendini çok sesliliğe ve çok renkliliğe evrilten bu hâl, herhangi bir kakafoni değil, tam aksine kusursuz bir harmoni yaratmış.

Farklı duygu durumlarının dışa vurumlarını şehrin her yanında gözlemlemek mümkün. Sadece East Side Gallery ve çevresi değil; şehrin hemen her yanında sizinle konuşan, size bir şeyler işaret eden ve bir şeylerin farkında olmanızı isteyen insanlar var. Kimisi duvarlarda, kimisi trafik lambalarına yapıştırılan çıkartmalarda, kimisi tren, tramvay ya da metro duraklarında, kimisiyse kaldırım taşlarında karşınıza çıkıyor. Hitap etmeye gayret ettikleri kesimi soracak olursanız, onlarla bir sonraki paragrafta tanışacaksınız.

***

Hemen her büyükşehir gibi Berlin’de de telaş çağı hakim. Dev ekonomisine katkı yapacak insanlarının hayatını kolaylaştırmasıyla bilinen Almanya’nın, öyle hiç de Almanya’da değilmiş gibi anlatılan bu bipolar şehrinin bazı bölgelerinde gün içinde durup soluklanmak biraz mesele. Daha doğrusu, durup soluklanmanız istenen yerlere (şehirdeki onlarca güzel park, kendini izlettiren güzel yapıların olduğu birkaç sokak, şehrin etrafını çevreleyen göller) bilhassa gitmeden bunu yapmanız istenmiyor. Elleriniz cebinizde yürürken karşınıza öyle her zaman güzel detaylar çıkmayabiliyor. Güzel detaylar bir yerlere yerleştirilmiş, sizinse onlar için oraya gitmeniz gerekiyor. Aksi takdirde, sırt desteği lazım görülmemiş banklarla çevrelenmiş, gölgesi az meydanlarda doğanın insafına kalıyorsunuz. Sıcaksa kavruluyor, yağıyorsa ıslanıyor, esiyorsa sersemliyorsunuz. Alternatif olarak, bahsettiğim manzarayı çevreleyen kafelerden birine girip tüketime ortak olabilirsiniz. Yani üretmiyorsanız, tüketmek durumundasınız.

***

Bugüne kadar gezdiğim ve yaşadığım şehirler içinde yeni birileriyle tanışmanın en kolay ve kaygısız olduğu şehrin Berlin olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Gerek dijital gerek reel dünyada, iletişime son derece açık bireyler bulmanız işten bile değil. Sanırım Berlin için ”Avrupa’daki New York” benzetmesi yapmalarının nedenlerinden biri de bu. Neredeyse her gün tanımadığım insanlarla aynı sıradayken ya da bisikletlerimizi aynı yere bırakırken vs. sayısız small talk gerçekleştirdik. İnsanlar sizinle sırf bisikletinizin rengi ya da parfüm kokunuz için iki laf edebiliyorlar.

Çok uluslu nüfusunun homojen dağılımı sayesinde şehrin hemen her yerinde İngilizce diyaloglara denk gelmek mümkün. Bulunduğunuz yerde kendinizi daha az yabancı hissetmenizi sağlayan bu durum, yeni insanlar tanıma konusunda sizi kolayca cesaretlendiriyor. Böylece canınızın sıkkın olduğu bir günde bile sosyalleşmek mümkün hale geliyor. Bu bağlamda, Berlin’i güzel kılan detayların bir kısmının Berlin insanlarına ait olduğunu söyleyebilirim.

Benim gibi çoğunlukla gözlemci ve hatta yer yer yabani olabilen birini dahi kendi ritmine alıştıran Berlin’de birkaç arkadaşınızla akşam bir yerlerde takılırken hangi dili konuşacağınızı şaşırabilirsiniz. Öyle ki; İngilizce başladığımız, ancak garson siparişleri almaya geldiğinde kesildikten sonra kaldığı yerden İtalyanca devam eden bir sohbetimiz sonrası nasıl bir şehre geldiğimi sorgulamaya çoktan başlamıştım. Tam da bu noktada, birkaç gün süren bu sorgulamanın ardından gelen rahatlığı çok sevdiğimi belirtmek durumundayım. Berlin’de her ne yapıyor olursanız olun, etrafta size yargılar şekilde bakmayan gözler olduğunu bilmek gerçekten çok güzel. İtalya, Türkiye kadar olmasa da nasıl gözüktüğünüzün ve sokakta ne yaptığınızın önemli olduğu ülkelerden biri. Roma, Milano ya da Napoli gibi şehirlerde bu durum elbette daha az hissediliyor ancak büyükşehir olması sebebiyle bu şehirlerin karşısına koyabileceğim Berlin’de böyle bir şey yok. Nasıl giyinirseniz giyinin, nasıl konuşursanız konuşun, ”It’s Berlin!”

***

Ne ironiktir ki insanlarının iletişim kurmaya bu kadar açık olduğu Berlin’in bazı bölgelerinde karşı kaldırımdaki birinin kıyafetlerine detaylıca bakmak ya da tanıdığınız biriyle iki laf etmek istiyorsanız işiniz çok zor, zira aşmanız gereken şeritlerin sayısı hiç de az değil… Arabaların şehrin merkez(ler)ine kadar girilmesine izin verilen ve hatta yer yer öncelik tanınan Berlin caddelerinde karşıdan karşıya geçerken tempolu olmalısınız. Yoksa ya caddenin ortasındaki ayrıştırılmış bölgede kalır ya da arabalardan korna işitirsiniz. Her yanı dev vinçlerle sarılmış, kafanızı kaldırdığınız her yerde inşaat görebileceğiniz bu büyükşehrin stresiyle katmerlenmiş Almanlar, uyguladıkları kuralların insanlar tarafından insanlar için konulduğunu çoktan unutmuş durumdalar.

Diğer yandan, Oderberger Strasse ve benzeri sevimli sokakları yapanlar da aynı milletin insanları olduğu için kafalar biraz karışıyor. Yani öyle güzel yaşam alanlarını tasarlayabilenlerin ister istemez çok daha ılımlı olması beklenebiliyor ama işte… Göçmenlik tam da böyle bir şey… Elindekiyle yetinme, olana alışma sanatı bir nevi…

***

Bence Berlin’de güzel vakit geçirmenin yolu, güzel bir dost çevresi oluşturup o çevreyle kendinizi güvende ve rahat hissettiğiniz bölgelerde / mekanlarda takılmaktan geçiyor. Aksi takdirde bu kocaman şehirde oradan oraya savrulur, nedenini bilmediğiniz bir yorgunlukla hafta sonları koltuğunuza çakılır kalırsınız. Bunun olmaması için sevdiğiniz noktaları mümkün olan en kısa zamanda bulmakta yarar var. Friedrichshain, Prenzlauer Berg, Kreuzberg ve Reuterkiez ya da Kreuzkölln olarak da bilinen Neukölln dolaylarında çok güzel sokaklar ve evler var. Şehre yeni taşınacaklara, taşınmadan önce bu bölgelere gelip şöyle bir bakmalarını tavsiye edebilirim. Bu siteden ya da Facebook’taki New Wave in Berlin grubundan bilgi alabilirsiniz.

***

Berlin için ”Çok güzel şehir ya!” diyemem yoksa -her ne kadar geçirdikleri dönemler itibariyle kıyaslamak çok doğru olmasa da- gezdiğim onca İtalyan şehrine saygısızlık olur. Ancak yazının başında da vurgu yaptığım üzere, bir yeri güzel ya da yaşanılır kılan detaylar o yerin sadece fiziki özelliklerinden ibaret değil.

Siz şehre küçük bir çocuk gibi meraklı gözlerle bakarken elinizden kimin tuttuğu çok önemli…

***

Bu yazı, yaz mevsiminde yazılmıştır.

Berlin’de tanıştığım herkes, Berlin’de bir kış geçirmeden burada yaşayıp yaşamak istemediğime karar vermemem konusunda beni uyardı.

berlin izlenimleri